En Çok Kullanılan 100 İngilizce Kelime - Wordly

En Çok Kullanılan 100 İngilizce Kelime


The: Belirli bir objeyi/kişiyi/ yeri nitelemek için kullanılır.

  • Tom said this kind of thing happens all the time.
  • Tom bu tür şeylerin her zaman olduğunu söyledi.

At: Bir zamanı belirtmek için kullanılır, bir iş veya hareketten bahssederken kullanılır, bir miktarı göstermek için kullanılır, bir yeri belirtmek için kullanılı, -da, – de anlamlarında da kullanılır.

  • In this kind of weather, it’s best if I stay at home and don’t go outside.
  • Böyle bir havada en iyisi evde kalıp dışarı çıkmamak.

There: Oraya, orada.

  • There were no hats in that store that fit me.
  • O mağazada bana uyan şapka yoktu.

Some: Biraz, bir parça, birtakım, çok, belirsiz bir miktar, birkaç.

  • I can’t see how anyone could have accomplished this without some help.
  • Biraz yardım olmadan bunu birinin başarıyla tamamlamış olabileceğini anlamıyorum.

My: Benim, bana ait.

  • The teacher pointed out several mistakes in my English composition.
  • Öğretmen İngilizce kompozisyonumdaki birkaç hataya dikkat çekti.

Of: Karşı, hakkında, ile ilgili,-in,-den,-li,-dan,-nin.

  • I think learning French is a lot of fun.
  • Sanırım Fransızca öğrenmek çok eğlenceli.

Be: Bulunmak, olmak, var olmak, varlığını göstermek.

  • It would be a mistake.
  • Bu bir hata olurdu.

Use: Kullanmak, kullanım, danranmak, faydalanmak.

  • Since we have no money, it’s no use thinking of a holiday.
  • Paramız olmadığı için bir tatil düşünmenin faydası yok.

Her: Dişil ona, onu

  • Marry looks like her mother, but she has a different personality.
  • Marry annesine benziyor ama farklı bir kişiliğe sahip.

Than:-den, hariç, -mektense, -dan, – e göre

  • He feeks a good deal better than yesterday.
  • Düne göre çok daha iyi hissediyor.

And: Ve, ile , daha sonra, durmadan.

  • A magnet can pick up and hold many nails at a time.
  • Bir mıknats bir seferde çok sayıda çiviyi toplayabilir ve tutabilir.

This: Bu, böylesine.

  • He won’t have given this a second thought.
  • Bunu önemsememiş olacak.

An: Bir (ünlü harften önce)

  • You can not make an omelet without breaking eggs.
  • Yumurtaları kırmadan bir omlet yapamazsın.

Would: -ecekti, -ecek, istemek,-erdi.

  • I would like to have a glass of tea.
  • Bir bardak çay içmek istiyorum.

First: Birinci, ilk, mükemmel.

  • That was the night I first met Tom.
  • O, Tom’la ilk tanıştığım geceydi.

A: Belirli bir tür veya nitelikteki, herhangi bir.

  • Tom writes a short story.
  • Tom kısa bir hikaye yazıyor.

Have: Sahip olmak, elinde tutmak.

  • How many daughters does Tom have?
  • Tom’un kaç tane kızı var?

Each: Her biri, her.

  • Each person paid a thousand dollars.
  • Her kişi bin dolar ödedi.

Make: Yapmak, kazanmak, çevirmek.

  • We do not make mistakes.
  • Biz hata yapmayız.

Water: Sulamak, su, hafifletmek, ıslatmak.

  • A glass of water, please.
  • Bir bardak su, lütfen.

To: Karşı, -mek/-mak, ila, için, başına, hakkında, -e/-a (yönelme), -e doğru, – e kala,-e göre, -e kadar, oranla.

  • I will write a letter to Marry.
  • Mary’ye bir mektup yazacağım.

From: İtibaren, -den beri, ürünün yapıldığı malzemeyi gösterir, bir farkı gösterir, nedeni ile, (bir yer)den.

  • I learned to cook from my mother.
  • Yemek yapmayı annemden öğrendim.

Which: Hangi, -an, -en, ki, ki o , ki ona, ki onu, -diği.

  • This is the book which I read last night.
  • Bu dün gece okuduğum kitaptır.

Like: Beğenmek, hoşlanmak, sevmek, gibi.

  • Tom looks like he wants to say something.
  • Tom bir şey söylemek istiyor gibi görünüyor.

Been: Bulunmak.

  • I have never been to that part of the country.
  • Ülkenin o bölgesine hiç gitmedim.

In: İçeri, içinde, mevsimi gelmiş, yerinde.

  • Tom and Mary were sitting in their usual places.
  • Tom ve Mary her zamanki yerlerinde oturuyordu.

Or: Ya da, veya, ya, yoksa.

  • Tom has never been intimidated by anyone or anything.
  • Tom biri ya da bir şey tarafından asla korkutulmadı.

She: Dişil o.

  • She can speak a type of Chinese, but she can’t speak Mandarin.
  • O bir Çince türünü konuşabilir ama Mandarin konuşamaz.

Him: Ona, onu (eril)

  • Please ask him to call me.
  • Lütfen ona beni aramasını rica edin.

Call: Aramak, çağırmak, seslenmek.

  • I wonder whether or not Tom will call me.
  • Tom’un beni arayıp aramayacağını merak ediyorum.

Is: Olmak, -dır , -dir

  • It is better to die honorably than to live in disgrace.
  • Utanç içinde yaşamaktansa onurlu ölmek daha iyidir.

One: Bir, tek, kimse, biri.

  • Two frogs are sitting on the bank, when it starts to rain. One of them says, “Quick, get in the water so we don’t get wet.”
  • İki kurbağa dere kenarında otururken yağmur yağmaya başlar. Kurbağalardan biri diğerine şöyle der: “Çabuk suya gir, yoksa ıslanacağız.”

Do: Etmek, yapmak, rolünü üstlenmek.

  • There’s no reason we shouldn’t do that.
  • Onu yapmamamız için hiçbir neden yok.

Into: İçine, şekline , hâline.

  • Tom helped Mary into the cab.
  • Tom Mary’yi taksinin içine binmeye yardım etti.

Who: Kimi, kime.

  • Tom wondered who Mary was looking for.
  • Tom Mary’nin kimi aradığını merak ediyordu.

You: Siz, sen, seni

  • If someone says “Get lost!” to you, what will you do?
  • Biri sana “defol!” derse ne yaparsın?

At: Saatinde.

  • I’m stuck in traffic, I’ll be there at ten.
  • Trafikte sıkıştım. Saat onda orada olurum.

How: Nasıl, yapma tarzı, ne durumda, nereden?

  • Don’t panic. I’m sure Tom will know how to handle this problem.
  • Panik yapmayın. Tom’un bu problemin üstesinden nasıl gelineceğini bildiğine eminim.

Time: Kez, kere, müddet, zaman.

  • When was the last time you drove Tom’s car?
  • Tom’un arabasını en son ne zaman sürdün?

Oil: Yağ, pohpohlamak.

  • Many people prefer to cook with butter instead of oil.
  • Çoğu kişi yağla yemek pişirmek yerine tereyağıyla yemek pişirmeyi tercih eder.

That: Şu, o kadar ,öteki, diye.

  • I would never forgive Tom if he did that.
  • Eğer onu yapsaydı Tom’u asla affetmezdim.

By: Geçecek biçimde, yakın, geçişli biçimde, ile birlikte.

  • Tom was executed by lethal injection.
  • Tom öldürücü enjeksiyonla idam edildi.

Their: Onların.

  • Some problems are expected on their expedition.
  • Onların keşif gezisinde bazı sorunlar bekleniyor.

Has: Sahip olmak.

  • The Zulu tribe in South Africa has its own language.
  • Güney Afrika’daki Zulu kabilesinin kendi dili vardır.

Its: Onun , -in.

  • Our team lost all of its games.
  • Bizim takım oyunlarının hepsini kaybetti.

It: Ona, onu.

  • I know it’s easy, but I’ve never done it.
  • Bunun kolay olduğunu biliyorum ama bunu hiç yapmadım.

Word: Kelime, laf, ifade etmek.

  • A compound word consist of two smaller words.
  • Bir bileşik kelime iki küçük kelimeden oluşur.

If: Eğer, belirsizlik , şart.

  • Please don’t hesitate to contact me if you have any other questions.
  • Başka sorunlarınız olursa benimle temas etmekten çekinmeyin.

Look: Bakmak, görünüş.

  • I have lost my pen. Will you help me look for it?
  • Kalemimi kaybettim. Onu aramama yardım eder misin?

Now: Şimdi, şu anda, şu ana ilişkin.

  • What I want now is a hot cup of coffee.
  • Şimdi istediğim şey bir fincan sıcak kahve.

He: O (eril)

  • When I saw him last, he was still a child.
  • Onu en son gördüğümde o hâlâ bir çocuktu.

But: Ancak, fakat, itiraz, sadece.

  • I know it’s easy, but I’ve never done it.
  • Bunun kolay olduğunu biliyorum ama bunu hiç yapmadım.

Will: Vasiyet, amaçlamak,istemek.

  • I hope you and I will always be friends.
  • Umarım sen ve ben hep arkadaş oluruz.

Two: İki, çift.

  • Two frogs are sitting on the bank, when it starts to rain. One of them says, “Quick, get in the water so we don’t get wet.”
  • İki kurbağa dere kenarında otururken yağmur yağmaya başlar. Kurbağalardan biri diğerine şöyle der: “Çabuk suya gir, yoksa ıslanacağız.”

Find: Bulmak, rastlamak.

  • Let me find somewhere to put these suitcases.
  • Bu bavulları koyacak bir yer bulayım.

Was: Olmak fiilinin geçmiş zaman hali

  • It was a terrible mistake.
  • O, korkunç bir hataydı.

Not: Olumsuzluk , haricinde.

  • I am not a good swimmer.
  • İyi bir yüzücü değilim.

Up: Yukarı, yükseltmek, artış, uyarıcı.

  • Turn the music up!
  • Müziğin sesini aç!

More: Daha fazla, ziyade , daha çok.

  • Tom has more than three hundred employees.
  • Tom’un üç yüzden daha fazla çalışanı var.

Long: Uzun, hasretini çekmek, susamak, özlemek.susamak.

  • Nothing worked for very long.
  • Hiçbir şey çok uzun süre işlemedi.

What: Ne, neyi, hangi?

  • Could you please buy me a book? “What kind of book?”
  • “Lütfen bana bir kitap alır mısın?” “Ne tür bir kitap?”

Other: Öteki, başka.

  • Please don’t hesitate to contact me if you have any other questions.
  • Başka sorunlarınız olursa benimle temas etmekten çekinmeyin.

Up: Yukarı giden, önde. Wake fiili ile kullanıldığında uyanmak anlamına geliyor.

  • We woke up after midnight.
  • Gece yarısından sonra uyandık.

Down: Aşağı doğru, düşmek.

  • That politician has come down in the world since the so-called “Recruit scandal” was publicized.
  • Sözde acemi skandalı duyulduğundan beri o politikacı dünyada gözden düştü.

On: Üstünde, üstüne.

  • I put it on your desk.
  • Onu masana koydum.

All: Tüm, herkes, hepsi.

  • All the nurses of this hospital are very kind.
  • Bu hastanenin tüm hemşireleri çok naziktirler.

About: Hemen hemen, yaklaşık, hakkında.

  • I never heard any details about Tom’s trip.
  • Tom’un gezisi hakkında herhangi bir ayrıntı duymadım.

Go: Hareket etmek, gitmek, azalmak, tükenmek.

  • You might want to go.
  • Gitmek isteyebilirdiniz.

Day: Gün, dönem, zaman.

  • You should eat fruits and vegetables at least three times a day.
  • Günde en az üç kez meyve ve sebze yemelisin.

Were: Be fiilinin ikinci hali.

  • People used to think that tomatoes were poisonous.
  • İnsanlar domateslerin zehirli olduğunu düşünüyordu.

Are: Be fiilinin bir çeşiti, -dır -dir anlamında.

  • A car, an airplane, and a computer are all machines.
  • Bir araba, bir uçak ve bir bilgisayar hepsi makinedir.

Out: Çıkış, meydana çıkma , dışarı

  • I didn’t feel like going out.
  • Canım dışarı çıkmak istemedi.

See: Görmek, bakmak , dikkat etmek.

  • I went to see his sister last week.
  • Geçen hafta onun kız kardeşini görmeye gittim.

Did: Yapmak fiilinin geçmiş zaman hali.

  • How many beers did you have, Tom?
  • Kaç tane bira içtin, Tom?

As: Olarak, gibi, -dikçe , dahi, için, kadar , babında , -e rağmen, mademki.

  • I don’t like being treated as a child.
  • Bir çocuk gibi davranılmaktan hoşlanmıyorum.

We: Biz.

  • We are correcting spelling mistakes.
  • Biz yazım hatalarını düzeltiyoruz.

Many: Birçok, çok , çoğu, kaç, sürüşüne bereket.

  • Many fantasy novels depict worlds with two moons.
  • Birçok fantezi romanı iki uydulu dünyalar betimliyor.

Number: Numaralanmak, saymak, miktar, sayı.

  • I think the number of common-law marriages is on the rise.
  • Nikahsız evliliklerin sayısının arttığını düşünüyorum.

Get: Elde etmek, almak, kazanmak ,

  • I didn’t get my way that day.
  • O gün istediğimi elde etmedim.

With: İle, beraberinde, sayesinde, üzerinde, yüzünden.

  • I do a lot of stuff with Tom.
  • Tom’la bir sürü şey yaparım.

When: Ne zaman, zaman , iken , -duğunda.

  • He sits in this chair when he watches television.
  • Televizyon seyrederken bu koltukta oturur.

Then: O zamanlar, o halde , öyleyse.

  • If you’re not with us then you’re against us.
  • Eğer sen bizimle değilsen o zaman sen bizim karşımızdasın.

No: Hayır, hiç.

  • There’s no evidence.
  • Hiçbir kanıt yoktur.

Come: Gelmek.

  • I suppose you’d like to come.
  • Sanırım gelmek istersiniz.

His: Onunki ( eril )

  • Tom dropped his coffee cup on the kitchen floor.
  • Tom kahve fincanını mutfakta yere düşürdü.

Your: Senin, sizin.

  • May I have your name and telephone number, please?
  • Ad ve telefon numaranızı alabilir miyim lütfen?

Them: Onlara, onları.

  • Why are you doing the dishes? Let Tom do them.
  • Neden bulaşıkları yıkıyorsun? Onları Tom yıkasın.

Way: Yol, tarz, gidişat.

  • The way he spoke attracted the attention of a famous writer.
  • Onun konuşma şekli ünlü bir yazarın dikkatini çekti.

Made: Make fiilinin geçmiş zaman hali. Yapılmış, üretilmiş.

  • I wonder how the sausage is made.
  • Ben sosisin nasıl yapıldığını merak ediyorum.

They: Onlar.

  • Contrary to expectations, they won with ease.
  • Beklentilerin tersine onlar kolaylıkla kazandı.

Can: -abilir , -ebilir.

  • I don’t think I can do this without Tom.
  • Bunu Tom olmadan yapabileceğimi sanmıyorum.

These: Bunlar.

  • These are probably yours.
  • Bunlar muhtemelen senin.

Could: -abilirdi,-ebilirdi.

  • Tom thought Mary could beat John.
  • Tom Mary’nin John’u yenebileceğini düşündü.

May: Mümkün olmak.

  • May I have your name and telephone number, please?
  • Ad ve telefon numaranızı alabilir miyim lütfen?

I: Ben

  • You know I can’t answer a question like that.
  • Böyle bir soruyu cevaplayamayacağımı biliyorsun.

Said: Söz konusu, söyledi.

  • He said he had been to Hawaii before.
  • Hawaii’ye daha önce gittiğini söyledi.

So: Bu yüzden, böylece, böyle olunca, yeter, demek ki, kadar.

  • Don’t complain so much.
  • Bu kadar çok şikayet etme.

People: İnsanlar, ulus , halk.

  • People thought that she was dead.
  • İnsanlar onun öldüğünü düşündüler.

Par : Eşitlik, denge, kur.

  • This car can drive on par with that one there.
  • Bu araba oradaki ile eşit derecede sürebilir.

Walk: Yürümek.

  • I ate an apple before I went for a walk.
  • Yürüyüşe gitmeden önce bir elma yedim.

İngilizce Kelime Ezberlemek Artık Çok Kolay

Uygulamayı Ücretsiz İndir; Her gün yeni kelimeler telefonuna gelsin
Örnek cümle ve anlamlarını öğren
Hatırlatmalarla pratik yap, kalıcı öğren, unutma
Offline modu ile Internete ihtiyacın olmadan kelime öğren
İngilizce Kelime Öğrenmeye Başla

Recent Content

×
wordly-logo
Wordly İngilizce Öğrenme ve Kelime Ezberleme Uygulaması
Uygulamayı Ücretsiz İndir
Her gün yeni kelimeler telefonuna gelsin
Uygulamayı İndir